7 Şubat 2012 Salı

KAR

“Tamam peki beni tavladın! Eeeee?? ” dedim.

Gözlerine bakarak, gözlerinin ta içine, yüzüne bakarak dedim, fısıldamayarak, yanaklarından kendimi alamayarak dedim.

Gülümsedi. O gülümseyince benim içimdeki karlar erirdi. Yine öyle oldu. Birine meydan okumak kolaydı. Açılmak zor. Gözlerimi kaldırım taşının ardına sakladım. Islaktı.

Dokunmak istedim. Çok saçma geldi. O sıradaki şarapları alırken bardan çok saçma geldi ama yine de ben tuvalete gidip cüzdanımdaki fotoğrafına baktım. Takıntılı şekilde,  kare kare baktım. Rüyalarımı hatırlar gibi, bıyıklarını sever gibi, onun hiç bilmediği bilmeyeceği havalı olmayan yanım gibi fotoğrafa baktım. Korkarak, birini kaybetmeye başladığımız yerden. Tuvaletten çıktım yanına gittim, dimdik, güleç, samimi.

Kadehler önünde duruyordu öyle. Benimkine dokunulmamış, binlerce insanın birbirine değdiği o yerde kendini korumayı beceren bir güzellikte, öylece duruyordu. Bir masada, havuç, salatalık, yer fıstığı biraz da. Onun kadehini aldım, yarısı tükenmiş, bir kaç yudum boğazımı yaktı. Benim için kendine de sevmediği şaraptan almış diye düşündüm. Hem de sıcak. Zarafetine hayran kaldım. Gülümsedim yine. Aklıma çaresizce sevgili arayan bir kız arkadaşım geldi, biriyle henüz yeni birlikte olmaya başlamış ama onu değiştirmekte kararlı olan, uzun süren ilişkisini geçtiğimiz günlerde noktalayan. Aklıma tür tür kız arkadaşlarım geldi. Kendimi kandırdım: ben aşık değilim ki hayranım. Hoşuma gidiyor tarzı.

“ Eeeee..?” dedim “ Hayranım sana.. Sonra?”

“Senin gibi milyonlar var” dedi.

Kahkahayı bastım. Doğru söylüyordu hem, hem de o benim cümlemdi.  Ona bakınca ellerim karıncalanıyordu çok, dizlerim çaprazlıyordum. Ayaklarım karşıya değil, birbirine bakıyordu. O bakınca içimi görebiliyordu. Ben buna katlanamıyordum ve onun yanı dışında dünyanın hiç bir yerinde olmak istemiyordum.  Hiç.

Oysa dünyada ne güzel yerler vardı. Ormanlar, bağlar bahçeler. Kar yağan balçıklar, gözyaşı döken pencereler var.  Ne güzel şeyler;  kirli çizmeler, düğmeli hırkalar, desenli şu şişeleri, ojeli parmaklar var. Yolculuklar, kaplan yetiştiricisi olmak isteyen arkadaşlar, çocuk doğuranlar, tüm bakışları üstünde toplamak için füme rengi boğazlı kazak giyen adamlar var. Gözünüz yeşillik görsün der gibi saksılarla ofislere getirilmiş benjaminler, çalışmayan gramafonlar, kırmızı eşarplar var, aşkla izleyebileceğimiz filmler, tiyatro oyunları, otobüs duraklarında sevdiklerini bekleyenler var.

Hiç birinin yanında olmak istemiyordum. Kalbim fırtına.

Ne zamandır şarap içmeyi bunca sevdiğimi bilmiyorum. Uzun zaman kaçmıştım içki içmekten.

Sabahları kendini yargılamadan bir dilim ekmek bile kızartamayan ben şimdi damarlarımda.... Damarlarımda ne vardı sahi? Nerden geliyordu bu garip,hormon atağı gibi enerji? Koca bir yudum şarapla yutkundum.  Allah! Hıçkırık tutar mı şimdi?

“Sigara içmeye çıkalım mı?”

“Benim astımım var, çık sen.”

Neden böyle dedim bilmiyorum. Bok yemenin arapçası resmen. Neden gitmedim. Neden ne kadar bozulduğunu göre göre yalnız ardından baktım öylece, neden atmadım adımımı, o adımı atmam gerek. Biliyorum güvenmem gerek yeniden birine. Çok havalı, en muhabbetli, herkese dokunan kimseye değmeyen o şahane kadın olmaktan caymam gerek.  Ne kadar güzelmiş ensesi, kulaklarının memesi sonra, sonra bilekleri belki. Ah bilekleri, gözlerinin kısıklığında gizli. Şarabımı bitirdim.

Şen bir çakırkeyiflikle kalktım masadan.

Başım döndü. Oturup oturmamakta tereddüt ettim.  


Ben küçükken çok içli bir çizgi film vardı sevdiğim,  ateşten bir adam küçük bir kızın peşine düşerdi. Kovalardı onu. Kız kaçardı, kaçardı, yakalanırdı en sonunda. O zaman şeffaf güvenli iyi bir balon kurtarırdı onu. Yanmazdı kız. Çocukken yanmak kötü çünkü. Belki büyüyünce güzel kısmen. Dağınık yataklar, zamansız karşılaşmalar, iktidarın kolayca yer değiştirebileceği ikili oyunlar güzel. 

Özledim. Komiktim. Yanımda duran, kuruyemişimi paylaşan, sigara içtikten sonra içeri girdiğinde kendinden gözünü alamayan adamlarla, kadınlarla ilgilenmeden yanıma gelip sandalyeye konan adamı özledim. İçim titredi. Başım dönüyordu çok. Özledim. Oturdum yerine. Gülümsedi.  Sanki ağlar gibi alt dudağı sarkmış dışarda gülümsedi.  Dizime dokundu. Bilmedi içimin titrediğini.  Vazgeçmek istedim o zaman yaşamaktan.  Hiç konuşmayalım artık, korkmayalım, açık olmayalım ya da kapalı, gidelim, bir yastıkta olsun kafam, arkamdan sarılsın bana istedim. İç seslerimiz sessiz olsun istedim. Teslim.

Çıktık oradan. Yürüdük. Merdivenler çıktık, yokuşlar tırmandık, nefes nefese kalık. Nereye gittiğimizi bilmeden, yalnız birlikte gitmek istediğimizi bilerek ve konuşmadan yürüdük. Susarak. Soğuktu hava, hışır hışır karlı. Her adımımız bir tehlikeydi, düşme tehlikesi, kol bacak kırma tehlikesi, biribirine değme tehlikesi. Öylesine korku dolu sokaklar, caddeler, semtlerce yürüdük. Hani ilk gözlük taktığında yerden yüksekte yürüyor gibi olursun da, bastığın yeri bilmezsin ya, öyle yürüdük. Sınırları bulana, kapılardan çıkana dek.

Düşer gibi olunca birbirimize tutunduk.  Kayınca birbirimize. Islak çukurda dengemizi kaybedince birbirimize tutunduk.

Gırç gırç diye sesler geldi her adımımızda, milyonlarca boş baloncuk başımızın tepesinde yürüyüp duruyorduk.

Sabaha karşı bir saatte gözlerimi açtım, uykunun sihrinden çıkmak zor geldi, çapakların ardında gizlenmek istedim baş ağrısıyla.  Nerdeyim anlayamadım. Dehşete düştüm. Korktum. Ödüm koptu. Yanlış yerde olmaktan korktum. Onca içtiğim için yanlış yerde uyanmaktan korktum. Hani sevimsiz bir sifon sesi eşliğinde üstümü giyineceğimden korktum. Uyku ile uyanıklık arasındaki o berrak bir kaç saniyede bilincimin katmanlarında kendimle karşılaşıp durmaktan...Gözlerimi açtım. Herhangi bir belediye parkında, elimizde bir şişe şarap, üstümüzde yıldızlı ayaz bir gök, parmaği kesik eldivenler kendilerine ait birer odası olan bir adamla bir kadın elele uyuyorduk.

Gözlerini açtı, kar döküldü kirpiklerinden.  Altımızda bir bank, tepemizde ağarmış bir çam ağacı. Gözlerimi açtım. Baktım ona, bana baktı.

Bütün düğümler çözüldü sonra.


0 yorum:

Yorum Gönder