Sadece öksürünce inanıyorlar. Sadece ciğerin kan revan eline
gelince. Uzun boylu, sakallı, sevimsiz bir adam elinde tabelalar sana komut
verince. Ancak o zaman biraz inanıyorlar, artık dayanamadığına. Nefesin
kesilmiş, bir adım daha atsan kemiklerin kırılacak sanki, bir cümle daha duysan
parçalayıvereceksin etraftaki monitörleri. Öyle bir dayanamama. Kararsız,
bitkin, olacaklara şahit sanki. Hiç bir şeye müdahil değil, uzak, mesafeli,
sevimsiz, sahte, parlak, içi tuzla kaplı, dışı taşlaşmış. Böyle kesif, böyle
ekşi.
Gözlerimi kaldırdım, ona baktım. Neden baktığımı unuttum ama.
Sürekli bakardım ona zaten, etim yanınca, bana dokununca, çevremde gezerken,
elimi tutarken yolda ellerine bakardım, poposuna bakardım, gözlerine bakardım,
yanık yeşil, bakar dururdum. Cümleler geçerdi içimden nehirlerce, içim
delinirdi. Uykum gelirdi sonra. Sırf varlığı ile dünyaya mayışırdım. Kurmazdım
hiç birini. Saçma sapan şeyler anlatırdım ona. Masallar. Hani çok düşününce
aklına söyleyecek hiç bir şey gelmez, heyecanlandıkça daha da kurur ya dilin,
öyle. Masallara teslim bir ilişkinin içinde hep kızarmış, hep uykusuz hınzır,
hep lekelerden menkul beyaz teninden içine bakardım. Damarlarımız düğüm
olurdu bazen, yalnız sevişmezdik biz, karışıp, karmaşıklaşırdık dokunurken. Konuşurduk
bazen. Bazense sesler kelime olmazdı da, bilirdik. Bilmek hep zor gelirdi.
Gözlerimi ondan alamazdım.
Gözlerimi kaldırıp ona bakınca yağmur başlardı. Deli gibi
sağanak, yokuşlarca su akardı. Korkardım o zaman. Hadi derdi o bana. Hadi. Ne
demek istedi hiç bilmedim. Ne zaman hadi dedi, ben kalktım koltuktan, gidip
tırnaklarımı kestim, saçlarımı taradım, elbiselerimi katladım. Yağmur yağdı
çeşit çeşit. Sağanak, ahmak ıslatan. Yatağın üstüne oturdum. Yanıma
geldi. Ben gidince o yanıma gelirdi. Yok, haber almaya çalışırdı önce, ışıkları
kontrol ederdi, çay koyardı bir demlik, çıtırtılarını duyardım. Ne zamanki
benden gelmezdi bir ses, dayanamazdı gelirdi yanıma. Küskün, korkak,
biraz daha sevilsem eriyip toprağa karışacakmış gibi bulurdu beni. Ellerimi
tutardı. Ellerine bakardım. Beyaz, uzun parmaklı, sigara kokulu. Ellerini
tutardım. Kollarına giderdi gözlerim, gıdısına, korkusuna, kokusuna bakardım.
Sevişirdik. Konuşmazdı o gün bir daha, bölmezdi bizi. Ağlardım. Sanki biri
senin her şeyini senden fazla biliyormuş gibi olur da, her şeyden haberi varmış
gibi olur da, hani sanki susasan da gıcık tutmaz çünkü o yanında gibi olur ya,
öyleydi işte. Ağladım.
Eski bir bilgisayarımız
vardı. İçerki odada dururdu. Hani her evin bir içerki odası vardır ya, süpürgenin,
eski kıyafetlerin, atamadığın ama tutamadığın da eşyaların olduğu, hah işte
bizim de vardı, oraya gizlenirdim bazen. Kapısı açık olmasına rağmen girmezdi o
da. Bilirdi. Kaçma vaktim gelmiş. Bilirdi beni çıkarsa da oradan içim bana
kilitli. Sanki iki adamı sevip ellerinin hayalini kurduğu bir bukle gibi, ya da
kır bir perçem, sanki bir rengin yakıştığı boyna sevdalı bir kadın gibi, nereye
daldığı bilinmeyen kirpiklerde inci, yalnız sevdiğince kırpıştırdığı gözlere
bakan kadınlar gibi bilirdi o, bazen bir
cümle sessizliği bölmeli. Öyle bazenlerde kışsa portakal yiyip yemeyeceğimi
sorardı, yazsa kavun. Sesim çıkmazdı. Nefesim tık, içim buklelere gebe.
Dilimler giderdi sessizliğimden. Bilirdim. Elinde olsa sevmezdi beni. Bense çoktandır
küstüm zaten sevdamıza.
Dalga geçer gibi günde beş
defadan fazla ezan okunurdu. Ya da bana öyle gelirdi. Her ezan sesini
duyduğumda bir kaç saat daha kımıldamadan oracıkta öyle oturduğumu farkederdim.
Hiç bir şey yapmamak mümkün demek... O içerde beklerdi. Ses etmezdi. Televizyon
açık olurdu hep. Eve gelir gelmez ilk işi onu açmak olurdu zaten, aramızda
susulanın yerine o konuşurdu. Kırık dökük sevdamız, kasıklarımızda ağrımız bazı
hafta sonları reçel olurdu, beni bu kez çok kırmışsa. Çilek reçeli ya da
şeftali. Ayıkla ayıkla, şekere yatır. Öylece beklet güneşte. Meyvenin suyu bile
karamelize oluyorsa bu tufanı da atlatırız derdim. Televizyonda bir karakter
mutlaka onaylardı beni, oyalardı onu. Neredeyse her saat başı ezan okunurdu. Her
ezan sesinde komşunun bebeği delirmiş gibi, gökgürültüsünden korkmuş gibi, aşkın
üstüne aşk, taşın üstüne taş koymuş gibi ağlamaya başlardı. O zaman
dayanamazdık işte. Bakardık birbirimize. Tuzumuz karışırdı.
Sanki nehirler geçmişti
aramızdan. Ovalar yarık dolmuştu. Zaman iyileştirmek yerine bölmüştü bu kez ve öyle beklemiyorduk ki bunu, bir evin
içinde hapsolmuş, donmuş duruyorduk. Sanki hep o gidicekti, hep o dönecekti,
sanki o hep gezecekti. Gizli bir sözleşmemiz vardı sanki. Ben salata
yıkacayacaktım, kırılacaktım, tamir olacaktım, tozlanmış bibloları yoluna
koyacaktım. Koruyacaktım kalbimizi, bana emanetti. Zaten yürürken yere bakardım
eskiden beri, iyi bir arkeolog gibi. Hiç öksürmeyecektim. Korkmayacaktım. Sormayacaktım.
Başkasına aşık olmayacaktım. Benim boncuk gözlere sevdam plana dahil değildi.
Ben gezmeye çıkmazdım. Kalbimin evi belliydi. Hep gri bir hırka giyerdi o, mavi
bir gömlek, cepli pantalon. Ben onu özlerdim. O gelirdi. Elinde tutardı
kalbimi. Mıncıklardı bazen, bazen sıkardı bayağı, acırdı, ağlamazdım. Duvara
fırlattığı da olmuştu ama toza dönüştüğünden kırıktan acımamıştı o zaman. Kalbimi
elinde tutardı o, çoğu zaman düşürmezdi. Severdim ben onu çok kalbimle, bazen
zihnimle. Anılarım, çocukluğum, sütüme kahve de katın diye yalvardığım dayımdı
o, genç kızlığım, kadınlığım, anılarımdı... Ben gitmezdim hiç, aşka düşmezdim.
Hesaba dahil değildi. Sevişirdik biz. Biz sevişirken o beni izlerdi.
Bir kez nasıl diye
hırlamıştım sık nefeslerim arasında, cevap vermişti o da. O cevap verebilecek
kadar ayıktı hep. Ben adımla müsemma, Leyla.
Yeni bir şey aldığımda
nasıl davranacağını merak ederdim hep. Yeni bir koltuk aldığımda gelip ilk
nereye oturacağını hayal ederdim, dikkatle izlerdim onu, hayalimdekinin
yakınından uzağından geçmezdi hiç bir defa. Özlerdim onu işteyken, başka
yerdeyken, gönüllerce gezerken. Ama bilirdim, bu koltukta yeri var, bu
kumandada işaret parmağının izi, bilirdim saçlarımdaki bit, bacaklarımdaki kıl,
tırnaklarımdaki et kadar benimdi. Kesmek, silmek, temizlemek faydasız. Sonsuz
benimdi, bense onun için yaratılmıştım, baş dönmeleri içinde oturdum koltuğa. Gözlerimi
kaldırdım. İçim dikişlerce kapanmayacak gibi bölündü. Bu kez bakamadım ona.
Baksam sevişirdik yine.
Sormazdı o. Elleri önce belime giderdi. Hiç bana dokunmadan önce, her şeyden
önce bir kapı kenarında, bir merdiven altında, dünyanın en uzun bıyıklı şişman
kedisi geçerken yanımızdan, akdeniz balıklarından söz etmişken, çikolata
yiyecekken önümüzdeki bir kaç hafta dokunduğu gibi belime, yine beyaz, uzun
parmaklı, pembe tırnaklı elleri belime giderdi. Ben ona hayır demezdim, bedenim
güneş görmüş taze bir çiçek gibi açılırdı ona. Gözlerine bakamazdım ama. Ciğerimdeki
izleri görürdü o, ultrason gibi. Böbreğimdeki lekeleri. Sürse tenime elini,
gözlerimi görse, boncuk gözlerle karşılaşabilirdi. Bakamazdım gözlerine. Dişlerim
kahve lekeli. Sormazdı o. Görürdü.
Görse utanırdım.
Ben sabahları krem
sürerdim tuvalette dakikalarca, cildimi temizlerdim. O bana kapıda yeni çektiği
fotoğraflar gösterirdi, telefonunda. Sokak çocuklarını çekerdi, renkler koyardı
fona. Kötü fotoğraflardı bir çoğu. Söyleyemeye cesaret edemezdim. Böyle şeyler
konuşulmazdı aramızda. Birbirini parçaladıkça yücelten, kan revan, sarıldıkça
güzelleşen çiftlerden değildik biz. Yavaş yavaş eridik. Benim yeteneğim zehirdi
aramızda, benim cümlelerim asit. Ben o fotoğraflara ancak gülümseyebildim. Ellerine
sağlık deyip kremlerden bahsettim. Sonra kolyemi takmasını rica ettim. Hiç
kırmadı beni, hep o zincirledi.
O gün bir şey olduğunu
anlamıştı. Bende bir şey olduğunu. Görmezden geldi, sessiz kaldı, yanımdan
geçmedi yine de. Değiştirmedi kendini. Böylesi daha iyi der gibi boynumu
kokladı. Sarıldım ona. Uzun uzun, bilmeyerek vedalaştığımı sarıldım.
Hissederek. Etrafta yırtık pırtık tuvalet kağıtları vardı. Fırlatılmış
elbiseler, korunmuş telefonlar, bilgisayarlar, su bardakları. Zaman zaman bir
şeyler olurdu bana. Zaman zaman olurdu, geçerdi. Ütü yapardım unuturken,
hatırlarken ait olduğum yeri. Gözlerimi kaldırıp ona bakardım. Kollarına,
kokusuna, sırtına bakardım. Evren yine birleşirdi. O gün bir şey olduğunu anlamıştı. Bu kez öyle
değildi. Utandım.
O gün saçlarımı ördüm,
tokaladım, topuzladım. Mavi elbisemi giydim, çıkardım. Beğensin istedim beni.
Beğensin. Evimdeki vazoya çevirdiğim şişedeki mor çiçekleri beğendiği gibi, uzaklardan
getirdiğim kuş biblolarını beğendiği gibi, beyaz yakıştı buraya der gibi
beğensin. Sevmesin, parçalamasın, dokunmasın daha fazla. Hep birbirimize emanet
olduğumuz bir dünyada sırasını devreder gibi beğensin istedim. Gözlerim
kaldırıp bakmadım ona, bir tabak bakla yedim. İlk günlerimiz geçti aklımdan,
bana uzun uzun terbiye edilmiş eti ne sevdiğini anlattığı geçti. Yokuş bir
sokakta, ışıksız bir evde, yıllarımızı hediye edeceğimizi netlediğimiz o defter
geçti aklımdan.
Üzülmedim, büyümek güzeldi
ilk defa.
EDA GÜNAY- MAYIS 2012