20 Mayıs 2012 Pazar

LEYLA


Sadece öksürünce inanıyorlar. Sadece ciğerin kan revan eline gelince. Uzun boylu, sakallı, sevimsiz bir adam elinde tabelalar sana komut verince.  Ancak o zaman biraz inanıyorlar, artık dayanamadığına. Nefesin kesilmiş, bir adım daha atsan kemiklerin kırılacak sanki, bir cümle daha duysan parçalayıvereceksin etraftaki monitörleri. Öyle bir dayanamama. Kararsız, bitkin, olacaklara şahit sanki. Hiç bir şeye müdahil değil, uzak, mesafeli, sevimsiz, sahte, parlak, içi tuzla kaplı, dışı taşlaşmış. Böyle kesif, böyle ekşi.

Gözlerimi kaldırdım, ona baktım. Neden baktığımı unuttum ama. Sürekli bakardım ona zaten, etim yanınca, bana dokununca, çevremde gezerken, elimi tutarken yolda ellerine bakardım, poposuna bakardım, gözlerine bakardım, yanık yeşil, bakar dururdum. Cümleler geçerdi içimden nehirlerce, içim delinirdi. Uykum gelirdi sonra. Sırf varlığı ile dünyaya mayışırdım. Kurmazdım hiç birini. Saçma sapan şeyler anlatırdım ona. Masallar. Hani çok düşününce aklına söyleyecek hiç bir şey gelmez, heyecanlandıkça daha da kurur ya dilin, öyle. Masallara teslim bir ilişkinin içinde hep kızarmış, hep uykusuz hınzır, hep lekelerden menkul beyaz teninden içine bakardım.  Damarlarımız düğüm olurdu bazen, yalnız sevişmezdik biz, karışıp, karmaşıklaşırdık dokunurken. Konuşurduk bazen. Bazense sesler kelime olmazdı da, bilirdik. Bilmek hep zor gelirdi. Gözlerimi ondan alamazdım.

Gözlerimi kaldırıp ona bakınca yağmur başlardı. Deli gibi sağanak, yokuşlarca su akardı. Korkardım o zaman. Hadi derdi o bana. Hadi. Ne demek istedi hiç bilmedim. Ne zaman hadi dedi, ben kalktım koltuktan, gidip tırnaklarımı kestim, saçlarımı taradım, elbiselerimi katladım. Yağmur yağdı çeşit çeşit.  Sağanak, ahmak ıslatan. Yatağın üstüne oturdum. Yanıma geldi. Ben gidince o yanıma gelirdi. Yok, haber almaya çalışırdı önce, ışıkları kontrol ederdi, çay koyardı bir demlik, çıtırtılarını duyardım. Ne zamanki benden gelmezdi bir ses, dayanamazdı  gelirdi yanıma. Küskün, korkak, biraz daha sevilsem eriyip toprağa karışacakmış gibi bulurdu beni. Ellerimi tutardı. Ellerine bakardım. Beyaz, uzun parmaklı, sigara kokulu. Ellerini tutardım. Kollarına giderdi gözlerim, gıdısına, korkusuna, kokusuna bakardım. Sevişirdik. Konuşmazdı o gün bir daha, bölmezdi bizi. Ağlardım. Sanki biri senin her şeyini senden fazla biliyormuş gibi olur da, her şeyden haberi varmış gibi olur da, hani sanki susasan da gıcık tutmaz çünkü o yanında gibi olur ya, öyleydi işte. Ağladım.

Eski bir bilgisayarımız vardı. İçerki odada dururdu. Hani her evin bir içerki odası vardır ya, süpürgenin, eski kıyafetlerin, atamadığın ama tutamadığın da eşyaların olduğu, hah işte bizim de vardı, oraya gizlenirdim bazen. Kapısı açık olmasına rağmen girmezdi o da. Bilirdi. Kaçma vaktim gelmiş. Bilirdi beni çıkarsa da oradan içim bana kilitli. Sanki iki adamı sevip ellerinin hayalini kurduğu bir bukle gibi, ya da kır bir perçem, sanki bir rengin yakıştığı boyna sevdalı bir kadın gibi, nereye daldığı bilinmeyen kirpiklerde inci, yalnız sevdiğince kırpıştırdığı gözlere bakan kadınlar gibi bilirdi o, bazen  bir cümle sessizliği bölmeli. Öyle bazenlerde kışsa portakal yiyip yemeyeceğimi sorardı, yazsa kavun. Sesim çıkmazdı. Nefesim tık, içim buklelere gebe. Dilimler giderdi sessizliğimden. Bilirdim. Elinde olsa sevmezdi beni. Bense çoktandır küstüm zaten sevdamıza.

Dalga geçer gibi günde beş defadan fazla ezan okunurdu. Ya da bana öyle gelirdi. Her ezan sesini duyduğumda bir kaç saat daha kımıldamadan oracıkta öyle oturduğumu farkederdim. Hiç bir şey yapmamak mümkün demek... O içerde beklerdi. Ses etmezdi. Televizyon açık olurdu hep. Eve gelir gelmez ilk işi onu açmak olurdu zaten, aramızda susulanın yerine o konuşurdu. Kırık dökük sevdamız, kasıklarımızda ağrımız bazı hafta sonları reçel olurdu, beni bu kez çok kırmışsa. Çilek reçeli ya da şeftali. Ayıkla ayıkla, şekere yatır. Öylece beklet güneşte. Meyvenin suyu bile karamelize oluyorsa bu tufanı da atlatırız derdim. Televizyonda bir karakter mutlaka onaylardı beni, oyalardı onu. Neredeyse her saat başı ezan okunurdu. Her ezan sesinde komşunun bebeği delirmiş gibi, gökgürültüsünden korkmuş gibi, aşkın üstüne aşk, taşın üstüne taş koymuş gibi ağlamaya başlardı. O zaman dayanamazdık işte. Bakardık birbirimize. Tuzumuz karışırdı.

Sanki nehirler geçmişti aramızdan. Ovalar yarık dolmuştu. Zaman iyileştirmek yerine bölmüştü  bu kez ve öyle beklemiyorduk ki bunu, bir evin içinde hapsolmuş, donmuş duruyorduk. Sanki hep o gidicekti, hep o dönecekti, sanki o hep gezecekti. Gizli bir sözleşmemiz vardı sanki. Ben salata yıkacayacaktım, kırılacaktım, tamir olacaktım, tozlanmış bibloları yoluna koyacaktım. Koruyacaktım kalbimizi, bana emanetti. Zaten yürürken yere bakardım eskiden beri, iyi bir arkeolog gibi. Hiç öksürmeyecektim. Korkmayacaktım. Sormayacaktım. Başkasına aşık olmayacaktım. Benim boncuk gözlere sevdam plana dahil değildi. Ben gezmeye çıkmazdım. Kalbimin evi belliydi. Hep gri bir hırka giyerdi o, mavi bir gömlek, cepli pantalon. Ben onu özlerdim. O gelirdi. Elinde tutardı kalbimi. Mıncıklardı bazen, bazen sıkardı bayağı, acırdı, ağlamazdım. Duvara fırlattığı da olmuştu ama toza dönüştüğünden kırıktan acımamıştı o zaman. Kalbimi elinde tutardı o, çoğu zaman düşürmezdi. Severdim ben onu çok kalbimle, bazen zihnimle. Anılarım, çocukluğum, sütüme kahve de katın diye yalvardığım dayımdı o, genç kızlığım, kadınlığım, anılarımdı... Ben gitmezdim hiç, aşka düşmezdim. Hesaba dahil değildi. Sevişirdik biz. Biz sevişirken o beni izlerdi.

Bir kez nasıl diye hırlamıştım sık nefeslerim arasında, cevap vermişti o da. O cevap verebilecek kadar ayıktı hep. Ben adımla müsemma, Leyla.

Yeni bir şey aldığımda nasıl davranacağını merak ederdim hep. Yeni bir koltuk aldığımda gelip ilk nereye oturacağını hayal ederdim, dikkatle izlerdim onu, hayalimdekinin yakınından uzağından geçmezdi hiç bir defa. Özlerdim onu işteyken, başka yerdeyken, gönüllerce gezerken. Ama bilirdim, bu koltukta yeri var, bu kumandada işaret parmağının izi, bilirdim saçlarımdaki bit, bacaklarımdaki kıl, tırnaklarımdaki et kadar benimdi. Kesmek, silmek, temizlemek faydasız. Sonsuz benimdi, bense onun için yaratılmıştım, baş dönmeleri içinde oturdum koltuğa. Gözlerimi kaldırdım. İçim dikişlerce kapanmayacak gibi bölündü. Bu kez bakamadım ona.  

Baksam sevişirdik yine. Sormazdı o. Elleri önce belime giderdi. Hiç bana dokunmadan önce, her şeyden önce bir kapı kenarında, bir merdiven altında, dünyanın en uzun bıyıklı şişman kedisi geçerken yanımızdan, akdeniz balıklarından söz etmişken, çikolata yiyecekken önümüzdeki bir kaç hafta dokunduğu gibi belime, yine beyaz, uzun parmaklı, pembe tırnaklı elleri belime giderdi. Ben ona hayır demezdim, bedenim güneş görmüş taze bir çiçek gibi açılırdı ona. Gözlerine bakamazdım ama. Ciğerimdeki izleri görürdü o, ultrason gibi. Böbreğimdeki lekeleri. Sürse tenime elini, gözlerimi görse, boncuk gözlerle karşılaşabilirdi. Bakamazdım gözlerine. Dişlerim kahve lekeli. Sormazdı o. Görürdü.

Görse utanırdım.

Ben sabahları krem sürerdim tuvalette dakikalarca, cildimi temizlerdim. O bana kapıda yeni çektiği fotoğraflar gösterirdi, telefonunda. Sokak çocuklarını çekerdi, renkler koyardı fona. Kötü fotoğraflardı bir çoğu. Söyleyemeye cesaret edemezdim. Böyle şeyler konuşulmazdı aramızda. Birbirini parçaladıkça yücelten, kan revan, sarıldıkça güzelleşen çiftlerden değildik biz. Yavaş yavaş eridik. Benim yeteneğim zehirdi aramızda, benim cümlelerim asit. Ben o fotoğraflara ancak gülümseyebildim. Ellerine sağlık deyip kremlerden bahsettim. Sonra kolyemi takmasını rica ettim. Hiç kırmadı beni, hep o zincirledi.

O gün bir şey olduğunu anlamıştı. Bende bir şey olduğunu. Görmezden geldi, sessiz kaldı, yanımdan geçmedi yine de. Değiştirmedi kendini. Böylesi daha iyi der gibi boynumu kokladı. Sarıldım ona. Uzun uzun, bilmeyerek vedalaştığımı sarıldım. Hissederek. Etrafta yırtık pırtık tuvalet kağıtları vardı. Fırlatılmış elbiseler, korunmuş telefonlar, bilgisayarlar, su bardakları. Zaman zaman bir şeyler olurdu bana. Zaman zaman olurdu, geçerdi. Ütü yapardım unuturken, hatırlarken ait olduğum yeri. Gözlerimi kaldırıp ona bakardım. Kollarına, kokusuna, sırtına bakardım. Evren yine birleşirdi.  O gün bir şey olduğunu anlamıştı. Bu kez öyle değildi. Utandım.

O gün saçlarımı ördüm, tokaladım, topuzladım. Mavi elbisemi giydim, çıkardım. Beğensin istedim beni. Beğensin. Evimdeki vazoya çevirdiğim şişedeki mor çiçekleri beğendiği gibi, uzaklardan getirdiğim kuş biblolarını beğendiği gibi, beyaz yakıştı buraya der gibi beğensin. Sevmesin, parçalamasın, dokunmasın daha fazla. Hep birbirimize emanet olduğumuz bir dünyada sırasını devreder gibi beğensin istedim. Gözlerim kaldırıp bakmadım ona, bir tabak bakla yedim. İlk günlerimiz geçti aklımdan, bana uzun uzun terbiye edilmiş eti ne sevdiğini anlattığı geçti. Yokuş bir sokakta, ışıksız bir evde, yıllarımızı hediye edeceğimizi netlediğimiz o defter geçti aklımdan.

Üzülmedim, büyümek güzeldi ilk defa.


                                                                                           EDA GÜNAY- MAYIS 2012 

22 Nisan 2012 Pazar

KUŞLAR

Annem beni 42 yaşında doğurmuş. Çok beklemiş. Zamanı gelsin diye, emin olsun diye, sabah uyanınca pişman olmasın diye. Çok beklemiş. Beni değil. Babamı.

25 yaşındayken tanışmışlar babamla. Çok aşık olmuşlar. Hani insanların hep söylediği şimşeklerden çakmış, ışıklanmış ortalık. Kopan fırtınadan çok insan ıslanmış. Bir akşam vaktiymiş. Korkmuşlar. Böyle ıpıslak birbirlerine bakıp, koşarak tüm dünyadan uzaklaşmışlar.

Dördüncü günü karşılaştığımızın şehri terk ettik diye anlatırdı annem. O yağmurlu günde tanışmalarının ardından dört gün hiç görüşmemişler. Annem başım ağrıyarak, bedenim acıyarak, yollarca yürüyerek geçirdim her saatini derdi. Ya bir daha göremezsem diye korkarak bekledim. Nasırlarca ağlayarak... Babam görmek istediğimi biliyordum ama nedenini bilmiyordum diye anlatırdı. Gitti o sonra.

O yağmurlu gece sabahı sabah etmiş. Uyumuş, uyanmış, kalbi çarmış, elleri titremiş. Sanki boğazına elma kabuğu düğümlenmiş gibi hissetmiş kendini. Garip hissetmiş. Süt içmiş sakinleşmek için, midesi ekşimiş. Ekmek yemiş, bir ağırlık gelmiş. Çarşafın desenini tamamen ezberlediğinde ezan okunmuş. O vakit uyku vaktiymiş. Ve kalan dört günde böyle. İşte, arkadaşlarla orda burda, evde hep böyle. Sanki merhem nerede bilinen bir yara gibi kanamışlar dört gün, kavuşana kadar.

Dördüncü gün annem uykusunun arasında oturdukları tuhaf mahallenin horozları öterken daha cama vuran sese kalkmış; babam kapıdaymış. Yorgun, bitkin, tükenmiş, göz altı kıvrımları derin çizgilerle belli yüzü annemi görünce aydınlanmış. Kızıl bir sabah güneşi değmiş yüzüne, horoz hala telaşlıymış.

Hep öyle masal gibi gitmemiş tabii. Aşkmış onlarınki. Yokuşlar, çukurlar, korkular... Gözlerinin altı kat kat olana kadar ağlamış annem ilk ayrılıklarında. Haftalarca durmaksızın ağlamış. Öyle çok ağlamış ki inanmamış görenler aşktan yandığına. Herkes başka bir şey var sanmış gözyaşlarının ardında. Gülerek anlatırdı annem o zamanları. Öyle aşıktık ki derdi, ben ona dün gece n'aptın benden sonra dediğimde küsüp 3 hafta konuşmamıştı benimle. Ne yapacak sanki? Benimki de soru. Onunki de alınganlık, nasıl şüphelenirmişim ondan. Hatırlıyorum, koskoca kızdım, beklemiştim arar, uzatmaz diye, ilk hafta sonunda perişan olmuştum. rengim sarı, hiç bir şey yememişim hafta boyunca. Yalnız bir tane türk kahvesi içiyordum her gün, birisi açsın da fincanı, dönecek o desin umuduyla.  İş yeri tuvaletinden arayıp yalvarmıştım saatlerce. Gönlünü almak için evde elma şekeri yapmıştım.  Meğer o da beni gözlermiş, kıyamazmış solup gitmeme. Bilemedim kıymetini tabii. Defalarca girdi aramıza naz, göz, hazan. Defalarca denedik birbirimizi.

Susardı annem bazen. İncindiği bir şey hatırladığı zaman. İnsan öfkelendiğini, kızdığını, kavuştuğunu unutuyor da incindiği hep kalıyor bir yanda. Sanki uzun burunlu bir arabayla son hızda bir dükkanın vitrininden içeri girer gibi, sızacak kadar yorgunken gelen o manasız enerji gibi, bir bahane ile çıktığın bir çatıda bütün gün güneşin hareketlerini izler gibi unutmuyor. Biliyor varlığını. Susardı annem, ben konuşturmaya çalışmazdım.

Kimsenin kimsenin masalını elinden almaya hakkı yok çünkü.

Benim bile. O aşkın sabrı beni ben yaptı, dünyaya bıraktı.

Bir gün babamın o yokuşa oturtulmuş evinden çıkarken annem çok yorgun hissetmiş. Zor bir geceymiş. Çok çalışmak gerekmiş ertesi gün ama her şey çok zormuş işte. Sosyal sevdalara düşmüş annem o zamanlar, yanyana dünyayı hırpalamak, değiştirmek istermiş. Tartışmışlar çokça. Öyle çok tartışmışlar ki mesele kadınlıkta kitlenmiş. Bir kadın nasıl da hanımefendi olmalı, yerini bilmeli, ağırlığını hissettirmeli filan filan. 

O dünyanın en çirkin mavi kazağıyla kucağımda uyudu, ben gözlerimin yanmasıyla kalakaldım demişti annem bir kez. Masada bir sürü ıvır zıvır fatura vardı, bir de yöneticinin ödenmemiş aidat ile ilgili notu, bir kaç tüketilmiş bira kutusu. Çok acayip bir Amerikan sporu programı açıktı televizyonda. Uyudu. Sesimi çıkarmadım. O zamana kadar bir kaç kez onu kaybetme olasılığı görünmüştü ufukta, yapamazdım. Çıkıp gidemezdim. Gözlerim yanıyordu. Gitmiyordum ya, duramıyordum da. İçeri geçtik ve o yorulup uyuyunca balkona çıktım. Bir uydu anteni ile bir kumru yuvası arasında yirmiyedi yaşında dünyanın ne kadar boktan, onurlu uzun bir yaşam sürmenin ne kadar zor, aşkın ne kadar perişan bir şey olduğunu düşündüm. Dolabı açtım, bir küflenmiş domates, biraz votka.

O geceden tam bir ay sonra babam uzun bir eğitim için yurt dışına gitmiş. O zamanlar, yıllar önce, ahde vefa diye bir şey varken giden terkedilmezmiş. Peşinden gidemesen de o, bu, şu nedenlerle beklermişsin. Limelense de kalbin, seçenekler sunup dursa da hayat, çok paran olsa da terfiler arasında beklermişsin işte, aşkı katık edip gündüze.

Zaten insan genç olunca bir sürü şeyi göremiyor, dahası görmezden geliyor. Bir de aşk eklenince yanına yeni gözlük almış birisi gibiydim derdi annem o dönemleri için. Yıllardır aynı adama aşıktım ve sinir bozucu şekile her gün bir öncekinden daha fazla aşıktım. Sanki yeni gözlük almışım gibi yürüyordum, yoldaydım farkındaydım ama havada gibiydim bir yandan da.  En büyük sorunlarım, onun en sevdiği gömlek kirlide diye başka gömlekle gitmekti havaalanına, her karşılamamı bir karşılaşma coşkusuna çevirememekti en büyük korkum. Korkuyordum. Artık doğurmak istiyordum seni ama biliyordum sanki. Bilmiyorum. Evet, biliyordum. Yol bitmişti bir noktadan sonra, denize uçuyorduk. Zamanla mekanı ayırmanın her şey gibi ilişkimizi de tortulandırdığını görüyorduk.

Yine de cesaret edemedim ayrılalım demeye. O etti.

Ayrıldık.

Boğaz kenarında çay içerken, sanki hiç tanışmayan iki yabancıymışız gibi kurdu cümlesini, gitti. İşaret parmağıyla silkerek sigarasındaki külleri. Sonra dalga geçer gibi bir martı sıçtı sonra masaya. Hiç bir imge yoktu etrafta. Hiç bulutlu değildi gökyüzü mesela, dalgalar kayaları dövmüyordu. Yalnız şaşkın bir martı, yalnız masa, tuhaf bir rahatlamışlıkla ben. Sanki uyutmadan bir organımı çıkarıp atmışlar gibi kenara, avazım çıktığı kadar, bir semti sesimin titreşimiyle yıkıp yeniden kuracak kadar dünyayı garipsemiş ağlayan ben.


Diye anlatmıştı annem. Öncekilere benzemeyen tek kelimelik gerçeğini.

Ayrılık.

İnanın ben de bilmiyorum sonra ne oldu. Nasıl oldu da ben geldim dünyaya. Babam nasıl ikna etti annemi yeniden, kaç tenden geçti, kaç kez olmadık masalarda üzgün geçti kendinden. Bilmiyorum. Annem hiç konuşmazdı orasını. Bazı şeyler anlatılmaz derdi, bunca anlattığıma şükret eşşek sıpası. Babanı çok sevdim ben. O benim ciğerim, böbreğimdi. Hala öyle.

Başka şeyler anlatırdı o döneme dair, mesela evinde çiçekli bir cam bardağı varmış, onsuz su içmezmiş. 
Mesela bahar gelince sokağa mor salkımlar sarkarmış.  Saçlarını örermiş hep, topuz yaparmış. Başını kaldırmadan yürürmüş yolda. Sabahları işe giderken üstünden geçtiği bir köprü varmış, henüz az kişiye açılan, ona yayılıp güneşlenmek istermiş. Bunu düşünüp her sabah gülümsermiş. Her Allah’ın günü yangınlara uyansa da her güne şükredermiş yine de. Her ikisi de hayatta diye. Gün gelir diye. Perdelere bakarmış arkadaşlarına gidince, ne kadar zamanda bir yıkıyorlar diye düşünürmüş. Çalışırmış gecenin sonuna kadar, günün ilk ışıklarında spor yapar, mahallenin uzun bıyıklı kedilerini besler, çiçekleri sularmış. Ayakkabılarını boyatırmış. Kitap okurmuş. Kuşları takip edermiş. Göçermiş bir yandan o yana. Susarmış, çokça.

Neden anlattım sanki bunları? Bilmiyorum. Annem öldü benim. Geçen hafta.

Hiç bunca yetim kalmamıştım.


4 Mart 2012 Pazar

ÇÖP TORBASI

Kapıdan çıktım. Sonra büyük kapıdan. Şehirden çıktım. Giriş kapısı da ardımda kaldı. Kapıdan çıktığımda elimde kocamana dört tane çöp torbası vardı. Karşı komşu bu kız amma kirli çıkı diye düşündü camdan beni izleyerek, duyar gibi oldum iç sesini, oldum olası iç sesleri duyarım, dimdik yürüdüm. En zor bu geldi, ardımda bıraktığım kapılar yalnız lekeydi.

Elimdeki çöp torbalarıyla yanından geçtim. Sonra o hareketlenip benim yanımdan geçti, uzaklaştı. Gri, son model, güvenlikli otomobillerden biri. Camları siyahtı. Sanki içinde o varmışcasına tedirgin oldum. Bir daha yangınlarda kalmam gerekir de, hiç pamuk şeker yiyemem, sarındığım örtüden yargılanırım sandım, tedirgin oldum. Korku denmez. Basıp demirine çöp kutusunun, elimdeki torbaları attım.

Karayel vardı o gün. Çok sertti hem de. Uzun hırkam havalandı. Başıma geçecek sandım, karşıdan karşıya geçip, kaldırıma sığındım. Bazen en ufak şey lüzumundan fazla bir mücadele gerektiriyor. Altı üstü çöp atıyordum. Yürürken bakışlarını hissettim tenimde, ürperdi kollarım, devam ettim, sağ yanda ‘çırpık teyze’ örtü çırpıyordu. Karda kışta, rüzgarda yağmurda tükenmedi çırpmaktan diye düşündüm. Ben çoktan tükenmiştim. Kalbim kurumuştu. Ağrıyordu etlerim. Lime lime hissediyordum her yanımı. Suratıma yapıştırdığım kocaman bir gülümseme hiç konuşmuyordum. Kendi kollarıma dokundum. Ürpertim geçti.

Uyandım. Gözlerim çapak çapak ağrılı. Çıplak. Hastalıktan kalınlaşmış derim. Uyandım. Kabul etmek istemedim. Sağdan sola döndüm yatakta, soldan sağa. Uyanmak istemiyordum bu dünyaya ama işte ayıktım. Bir an geldi, sanki sonsuz bir aydınlanma yaşamışım gibi, çocukların yeni bir oyun keşfettiklerinde gözlerinin parladığı an gibi, en sevdiği şarkıcıyı konserde izler gibi bağımlıları anladım. Öyle zamanlar oluyordu ki hayatta, öyle çok ihtiyacın oluyordu ki kafanın bulutlarda saklı olmasına, öylesine karşılaşmamak istiyordun ki kendinle... Anladım. Ve bu da değiştirmedi gerçeği: Uyandım.

Deli gibi tipi gördüm camdan bakınca. Deli gibi kar birikmiş kapılara. Çok saçma geldi her şey,  binlerce kişi yerlere oturmuş, pankart açmış, üstünde ‘çok saçma’ yazıyormuş, ben aralarından onun gözleriyle karşılaşmak için yürüyormuşum gibi geldi. Göz renginin tonuna meftun olduğum bir gün yine gözümün içine bakar, kocaman açsam da açmasam da onları, boşuna korkutmaya çalışma beni, ben onları sevdim der gibi geldi. Çok erkendi saat, daha çocuklar bile koşturmamıştı ortalıkta, kimse işe gitmeye yeltenmemişti, üstünde izler olmayan kara daldırdım gözlerimi, korkularımı sakladım. Adab susmayı gerektiyordu, ben sayfalarca, formalarca, kitaplarca yanık konuşuyordum içten içe. Kimse duymuyor iç sesimi diye şükrediyordum sonra. Burdan giderken, ardımda kalırken kapılar, kimse bilmesin istiyordum, incinebilirliğimi. Lütfen, bilmesin yani...

Giyindim. Üç kere. Tam üç kere giydiklerimi beğenmedim, uygun bulmadım havaya, çıkardım, soyundum, giyindim, en son üzerimdekiler de olmamıştı gerçi ama sıkıldım kararsızlığımdan, geçirdim çizmelerimi ayağıma, cebimde ne para, ne toplumsal onay kartları, yalnız yola çıkmak zorunda olduğumu biliyordum. Kapıyı kitledim her sabahki gibi, her sabahtan farklı olarak anahtarı posta kutusuna bıraktım. O zaman kavradım bir terkedişte olduğumu, gittiğim yere dönmeyeceğimi anladım. Yoktu bir daha evi temizleyecek miyim yoksa haftaya mı çatışması, olmayacaktı. Harika salatalar için ot yıkamayacaktım Cumartesi öğle sonraları, yatakta gırlayarak özlemeyecektim kimseyi yanımda uyansın ya da uyanmasın. Kapıdan çıkmıştım artık ve amma uzun sürmüştü bu kış. Kandırıkçı bile çıkmamıştı bu yıl, arada yumuşak yüzünü gösterip vurmamıştı erik ağaçlarını. Tomurcuk vermek bile kısmet olmamıştı. Bu kış içim hiç çiçek açmamış, ayazdan korkmaya fırsat kalmamıştı.

Biliyor musunuz başından beri biliyordum ben. Onunla karşılaşmadan önce bile biliyordum. Hani zihninizde, içinizde, kalbinizde bir genetik kodla işlenmiş gibi biliyordum. Amma çok bilmek demişim, daha paragraf başlarken... Ama... Biliyordum işte... O yağmurlu, sevimsiz Nisan günü, bir merdiven inip girdiğim bilgisayarlı odadaki dört kişiden birinin hayatımı değiştirmek için sonunda geldiğini biliyordum mesela. Kapattığım telefonları gecenin bir köründe kendiliğinden uyanıp açtığımda mesaj geleceğini biliyordum. Yanında uyanıp çok yorulacağım işlere giderken, avazım çıktığınca bağırdığım dakikalarda cevap veremediğim mesajların hesabını vereceğimi biliyordum. Yılların, yolların, vefayı bir boza adına dönüşmüş bir semtten öteye taşımayacağını biliyordum. İstemezdim de. Bu evrende yapayalnız, sevilmemiş, kalbi kuru kalsam da şimdiki gibi, kimse vefasından yanımda dursun istemezdim. Ağır gelirdi.

O yüzden yeter bana bildiklerim; dün, bugün ve yarın için. Bir gün beklenmedik bir gecede nasıl duyduysam ‘unutmadım ki’ diyenleri, kanından değerli gördükleri gözyaşlarını dökenleri, nasıl onu burdan mahallesine kadar sürürüm diyenleri, amaaaan sen takma diyenleri, doğumgünümde ellerinde şarap kadehi kurulmuş cümlelerin sonsuza dek kapalı kalacağını zannedenlerin gerçek yüzlerini nasıl biliyorsam şimdi de, biliyorduysam zamanında da bugün de benzer her şey: Biliyorum. Yolda yürüdüğümde girdiğim bakkal teyzenin bakışlarında gizliyse yetiştirmesi gerekenler ve korkusu uzaklaşırım oradan ve hafta sonu kapıda erken saatte bir arabanın içinde sızmış insanlar var mı diye aramam. Akşamları kimse geçmez sokaklardaki hareketliliğe cümle kurmam. Telefonu bildiklerimi onaylamak için kaldırmam. Çok yaptım onu, çok güvendim ne bilirsem bileyim. Ben hesap sormam. Kırıcı olur cümlelerim, ağır gelir.

Böyle zamanlar da geçer elbet. Karlar çığlıkla çığ olmadan gitmek gerek.

Kapıdan çıktım. Sonra büyük kapıdan. Şehirden çıktım. Giriş kapısı da ardımda kaldı. Böyle zamanlarda en zoru dimdik yürümekti. Biliyordum. Herkes bakarken, çoğu bilirken, izlemişken neler olduğunu sana, yapış yapış gözden arınmak ve yürümeye devam etmekti ciğerine, böbreğine, yüreğine saplanan.

Karda ne kadar kalırsa kalsın izim, ben çamura bulaşmadım.

Peki diyorum. Şimdi bildiğinden konuşmadan oku ve sus yalnızca; gözlerini baktığın yerde sakladım.

'Uyandın.'




not: herkesin 'çok saçma' yazan pankartlarla oturduğu hayali-fikri Ece Temelkuran'a aittir.


7 Şubat 2012 Salı

KAR

“Tamam peki beni tavladın! Eeeee?? ” dedim.

Gözlerine bakarak, gözlerinin ta içine, yüzüne bakarak dedim, fısıldamayarak, yanaklarından kendimi alamayarak dedim.

Gülümsedi. O gülümseyince benim içimdeki karlar erirdi. Yine öyle oldu. Birine meydan okumak kolaydı. Açılmak zor. Gözlerimi kaldırım taşının ardına sakladım. Islaktı.

Dokunmak istedim. Çok saçma geldi. O sıradaki şarapları alırken bardan çok saçma geldi ama yine de ben tuvalete gidip cüzdanımdaki fotoğrafına baktım. Takıntılı şekilde,  kare kare baktım. Rüyalarımı hatırlar gibi, bıyıklarını sever gibi, onun hiç bilmediği bilmeyeceği havalı olmayan yanım gibi fotoğrafa baktım. Korkarak, birini kaybetmeye başladığımız yerden. Tuvaletten çıktım yanına gittim, dimdik, güleç, samimi.

Kadehler önünde duruyordu öyle. Benimkine dokunulmamış, binlerce insanın birbirine değdiği o yerde kendini korumayı beceren bir güzellikte, öylece duruyordu. Bir masada, havuç, salatalık, yer fıstığı biraz da. Onun kadehini aldım, yarısı tükenmiş, bir kaç yudum boğazımı yaktı. Benim için kendine de sevmediği şaraptan almış diye düşündüm. Hem de sıcak. Zarafetine hayran kaldım. Gülümsedim yine. Aklıma çaresizce sevgili arayan bir kız arkadaşım geldi, biriyle henüz yeni birlikte olmaya başlamış ama onu değiştirmekte kararlı olan, uzun süren ilişkisini geçtiğimiz günlerde noktalayan. Aklıma tür tür kız arkadaşlarım geldi. Kendimi kandırdım: ben aşık değilim ki hayranım. Hoşuma gidiyor tarzı.

“ Eeeee..?” dedim “ Hayranım sana.. Sonra?”

“Senin gibi milyonlar var” dedi.

Kahkahayı bastım. Doğru söylüyordu hem, hem de o benim cümlemdi.  Ona bakınca ellerim karıncalanıyordu çok, dizlerim çaprazlıyordum. Ayaklarım karşıya değil, birbirine bakıyordu. O bakınca içimi görebiliyordu. Ben buna katlanamıyordum ve onun yanı dışında dünyanın hiç bir yerinde olmak istemiyordum.  Hiç.

Oysa dünyada ne güzel yerler vardı. Ormanlar, bağlar bahçeler. Kar yağan balçıklar, gözyaşı döken pencereler var.  Ne güzel şeyler;  kirli çizmeler, düğmeli hırkalar, desenli şu şişeleri, ojeli parmaklar var. Yolculuklar, kaplan yetiştiricisi olmak isteyen arkadaşlar, çocuk doğuranlar, tüm bakışları üstünde toplamak için füme rengi boğazlı kazak giyen adamlar var. Gözünüz yeşillik görsün der gibi saksılarla ofislere getirilmiş benjaminler, çalışmayan gramafonlar, kırmızı eşarplar var, aşkla izleyebileceğimiz filmler, tiyatro oyunları, otobüs duraklarında sevdiklerini bekleyenler var.

Hiç birinin yanında olmak istemiyordum. Kalbim fırtına.

Ne zamandır şarap içmeyi bunca sevdiğimi bilmiyorum. Uzun zaman kaçmıştım içki içmekten.

Sabahları kendini yargılamadan bir dilim ekmek bile kızartamayan ben şimdi damarlarımda.... Damarlarımda ne vardı sahi? Nerden geliyordu bu garip,hormon atağı gibi enerji? Koca bir yudum şarapla yutkundum.  Allah! Hıçkırık tutar mı şimdi?

“Sigara içmeye çıkalım mı?”

“Benim astımım var, çık sen.”

Neden böyle dedim bilmiyorum. Bok yemenin arapçası resmen. Neden gitmedim. Neden ne kadar bozulduğunu göre göre yalnız ardından baktım öylece, neden atmadım adımımı, o adımı atmam gerek. Biliyorum güvenmem gerek yeniden birine. Çok havalı, en muhabbetli, herkese dokunan kimseye değmeyen o şahane kadın olmaktan caymam gerek.  Ne kadar güzelmiş ensesi, kulaklarının memesi sonra, sonra bilekleri belki. Ah bilekleri, gözlerinin kısıklığında gizli. Şarabımı bitirdim.

Şen bir çakırkeyiflikle kalktım masadan.

Başım döndü. Oturup oturmamakta tereddüt ettim.  


Ben küçükken çok içli bir çizgi film vardı sevdiğim,  ateşten bir adam küçük bir kızın peşine düşerdi. Kovalardı onu. Kız kaçardı, kaçardı, yakalanırdı en sonunda. O zaman şeffaf güvenli iyi bir balon kurtarırdı onu. Yanmazdı kız. Çocukken yanmak kötü çünkü. Belki büyüyünce güzel kısmen. Dağınık yataklar, zamansız karşılaşmalar, iktidarın kolayca yer değiştirebileceği ikili oyunlar güzel. 

Özledim. Komiktim. Yanımda duran, kuruyemişimi paylaşan, sigara içtikten sonra içeri girdiğinde kendinden gözünü alamayan adamlarla, kadınlarla ilgilenmeden yanıma gelip sandalyeye konan adamı özledim. İçim titredi. Başım dönüyordu çok. Özledim. Oturdum yerine. Gülümsedi.  Sanki ağlar gibi alt dudağı sarkmış dışarda gülümsedi.  Dizime dokundu. Bilmedi içimin titrediğini.  Vazgeçmek istedim o zaman yaşamaktan.  Hiç konuşmayalım artık, korkmayalım, açık olmayalım ya da kapalı, gidelim, bir yastıkta olsun kafam, arkamdan sarılsın bana istedim. İç seslerimiz sessiz olsun istedim. Teslim.

Çıktık oradan. Yürüdük. Merdivenler çıktık, yokuşlar tırmandık, nefes nefese kalık. Nereye gittiğimizi bilmeden, yalnız birlikte gitmek istediğimizi bilerek ve konuşmadan yürüdük. Susarak. Soğuktu hava, hışır hışır karlı. Her adımımız bir tehlikeydi, düşme tehlikesi, kol bacak kırma tehlikesi, biribirine değme tehlikesi. Öylesine korku dolu sokaklar, caddeler, semtlerce yürüdük. Hani ilk gözlük taktığında yerden yüksekte yürüyor gibi olursun da, bastığın yeri bilmezsin ya, öyle yürüdük. Sınırları bulana, kapılardan çıkana dek.

Düşer gibi olunca birbirimize tutunduk.  Kayınca birbirimize. Islak çukurda dengemizi kaybedince birbirimize tutunduk.

Gırç gırç diye sesler geldi her adımımızda, milyonlarca boş baloncuk başımızın tepesinde yürüyüp duruyorduk.

Sabaha karşı bir saatte gözlerimi açtım, uykunun sihrinden çıkmak zor geldi, çapakların ardında gizlenmek istedim baş ağrısıyla.  Nerdeyim anlayamadım. Dehşete düştüm. Korktum. Ödüm koptu. Yanlış yerde olmaktan korktum. Onca içtiğim için yanlış yerde uyanmaktan korktum. Hani sevimsiz bir sifon sesi eşliğinde üstümü giyineceğimden korktum. Uyku ile uyanıklık arasındaki o berrak bir kaç saniyede bilincimin katmanlarında kendimle karşılaşıp durmaktan...Gözlerimi açtım. Herhangi bir belediye parkında, elimizde bir şişe şarap, üstümüzde yıldızlı ayaz bir gök, parmaği kesik eldivenler kendilerine ait birer odası olan bir adamla bir kadın elele uyuyorduk.

Gözlerini açtı, kar döküldü kirpiklerinden.  Altımızda bir bank, tepemizde ağarmış bir çam ağacı. Gözlerimi açtım. Baktım ona, bana baktı.

Bütün düğümler çözüldü sonra.


28 Ocak 2012 Cumartesi

DUVAR



Bilmiyorlar ama yapıyorlar demiş o sakallı korktuğum amca. Babamın ince, ekşi ekşi kokan, film kitaplarından birinde gördüm. O amcanın da kitapları var bizde ama o kitap amcanın değildi. O amca sakallı, çukur gözlü, güvenilmez, cilt cilt cümle kurmuş biriydi. Korkuyorum, tekinsiz geliyor bana ama güzel demiş; bilmiyorlar ama yapıyorlar. Yaptıkları yetmezmiş gibi üzerine ahkam kesiyorlar bir de.

Oysa ben her şeye sahidim.

Şimdi, öncelikle anlatacaklarımın zaman sıralaması yok, sıralamanın önemi de yok. Kuantum çağında sıralamanın önemi mi olur?! Dokuz yaşındayım ben ama hayatta önemli olanı çoktan kavradım. Siz de anlayın: bir şeyin gerçekliğini ne başı ne sonu belirliyor, yalnız anlar kalan. Tüm sanat tarihi de, gerçek aşk hikayeleri de bundan oluşuyor, an-lar-dan! Anlarsınız ya?

Anlayacağınızdan eminim. Bir tek bunu kabul edip etmeyeceğiniz konusuna iddalaşamam. Büyükler dünyası bir tuhaf, anlamamış gibi yapmak mübah!

O adam o kadına yalvardı bir kere, biz babannemle pazara gidiyorduk. Babannem tuhaf bir şekilde hala parmaklarımı prize sokacağım, doğalgazı açık bırakacağım ya da bıçakla elimi keseceğim filan zannediyor, neden demeyin bilmiyorum. Dokuz yaşındayım ben diyorum babanne üçe geçtim bu sene, hoşlandığım kız var diyorum. Dinletemiyorum. Büyüdüm ben. Tamam bazen ellerimin kıllanabileceği yönündeki söylentilere inanır gibi olup endişeli daldığım oluyor uykuya ama büyüdüm ben. Babannemin haberi yok durumumdan, emanetin canı az olur diyor, mahalleye rezil ederek beni, koluman tutup çanta gibi kendisiyle birlikte pazara götürüyor, hem de her Cumartesi.

Gördüm. O adam o kadına yalvardı. Onlarca kez çaldı kapıyı. “Aç kapıyı” dedi, “Ben ettim sen etme” dedi. Israrla çaldı kapıyı. Yanından geçerken gördüm adamın gözleri kırmızıydı. Tuhaf kokuyordu bir de. Sayıklıyordu. “Allah benim belamı versin, sensiz yaşayamam, aç kapıyı.” Yumruklamaya başladı kapıyı. Sanki uzak yoldan gelmişcesine  sonunda nefes nefese açtı kadın, yüzü yerde aldı içeri adamı. Düşecekmiş gibi hızlı nefesler alıyordu. Filmlerdeki maratonları koşmuş, kırmızı kurdelayı yerinden etmiş gibi. İçeri girdi adam. Daha kapıyı kapatmadan sarıldıklarını gördüm. Kadının gözlerindeki damlalar döküldü. “Sensiz yaşayamam” dedi kadın “Bunu bir daha yapma.” Elimden çekti babannem. Nereye bakıyordum öyle? Ona unutturmamam gerekenler vardı.  Ispanak, yufka, lor peyniri.  Börek istemeyi biliyorum sonra. Sorarım size yok mu bu dünyada huzur? Her şeyi ben anımsatacaksam, bensem bu dünyanın hafızası, nerde kaldı yağlı börekle yayılıp karı izleyeceğim pencere pervazı.

Pazar dönüşü hiç bir şey görmedim. Hiç ses çıkmadı çöp gelince bile. Babannemlerin kapıcısı Hüseyin dede gülümsedi, ısrar etmedi kapı açılsın diye.

Ben sevindim. Huzurla doldum. Bir resim yaptım, babannem sordu, bu oğlan niye böyle? Arabalarla oynamak varken çiziyor sürekli.

Babannem bilmiyor, çocuklar büyüklerden daha aptal değil, hem de antenleri var. Sümüklü böcekler gibi, kara fatmalar gibi ama görünmüyor. Bizim antenlerimiz yalnız tehlikeyi değil sevinci de tespit ediyor. O gece o evde saf mutluluk olduğunu babannem bilmiyor, o erişte kesiyordu, merak ediyordu içten içe, konuşmak, itip kakmak gerekti yaşananları dil gücüyle, merak ediyordu ama bilmiyordu babannem aşk nedir işte.

Bana babannem bakıyor. 10 aydır. Annemle babam trafik kazasında öldüğünden beri onda kalıyorum. Büyükler dünyası, cübbeleri oluyor hani bilirsiniz, öyle karar verdi. Bazen acıyorlar bana insanlar, arkadaşlarım şimdi senin ailen yok mu diye soruyorlar, baban yok mu yani, ne şanslısın diyorlar. Bence insanlarin çoğu yaşları ne olursa olsun çoğunlukla ne konuştuklarını bilmiyorlar. Ne demek yok mu yani?

Annem de, babam da var benim. Beni çok seviyorlardı hem de. Okuldan geldiğimde annem evde olurdu, anaokulu öğretmeniydi, kurabiyeler yapardı bana. Babam hep gazete okurdu akşamları,  yemek yerken önüne bir duble rakı, bana günümün nasıl geçtiğini sorardı. Bilmek isterdi biri beni üzdü mü, ben vicdansızlık ettim mi birine. Hayatta bencil zamanların olacak Ufuk derdi, yorgun, umursamaz, çekilmez olacaksın bazen ama vicdanını kaybetme olur mu oğlum. Söz verirdim o zaman ona. Asla baba derdim, görürsün bak, ben senin oğlun olacağım, bilerek kötülük etmeyeceğim kimseye. Gözleri dolardı babamın, babanın oğlu olma derdi, sen kendin ol, ben temiz kalamadım. Annem tam  bu cümleden sonra sofrayı toplamaya başlardı, telaşla. Anlamazdım. Öldüler zaten. Ademoğlu, ölünüyor işte.

Geçtiğimiz günlerin birinde babannem bakkala yolladı beni. Günlerden perşembeydi. Akşam saati, yemek hazırlıyordu babannem. Tuz bitmiş dedi, koş İbrahim amcandan bir paket tuz al gel, karşıdan karşıya dikkatli geç. Zaten evde çoğunlukla hamur yiyoruz. Erişte, mantı, makarna, bazen börek, çörek, bazlama. Bu durumda tuz, un, yağ dışında ne gerekiyor ki? Ne biçim ev kadını babannem. Hiç bilmiyor bu işleri. Böyle düşündüm, eski siyah botlarımı geçirdim ayağıma, koşarak kapıyı çarptım, merdivenlerden zıplayarak iniyordum ki yine onlarla karşılaştım! Mutluluk tarifi çifti! Bazen düşünüyorum, onlar birbirleri için dondurma gibi, ya da mozaik pasta yiyorsun mutlu oluyorsun, onlar da görüyorlar mutlu oluyorlar. Nerden anladın diye sormayın işte. Belli! Hızla yanımdan geçtiler, evlerine girdiler. Adam, endişelenme ne olacak dedi, kadın sessiz ol diye fısıldadı kulağına. Sonra titredi derileri. Evet, bu bilgi antenime geldi.

O gece ağlama seslerine uyandım.

Benim odamın duvarıyla kadının yatak odasınınki ortak. Bazen uyuyorum hiç düşünmeden, bazen duyuyorum sesini. O gece de uyandım. Kalbim endişeyle çarptı. Kadın ağzına torba kapanmış gibi, bir daha nefes alamayacakmış gibi ağlıyordu. Gitme diyordu, yanlış karar bu, hallederiz, çözeriz bir şekilde, gitme. Onlar karar vermesin bize, ailendir tamam, gitme. Adamın sesi gelmiyordu. Korktum. Hıçkırık seslerinden, bir tek kadının sesinden, o duvarın mutsuzluktan yıkılmasından korktum. Dünya ortasından ikiye yarılır da çekirdeğinden acı özü akan bir meyva olur diye korktum. Usulca tuvalete gittim. Bir kapı kapanma sesi duydum çiş yaparken, toparlanıp camın önüne oturdum.

Adam apartmandan çıktı. Sokağın başına gitti. Geri döndü sonra. Bir daha gitti, yokuştan inmeye başladı. Döndü. Sokakta turlayıp durdu. Kaldırıma oturdu. Bir sigara içti, bir tane, bir tane daha. İçti. Korktu sanki evren. İçip durdu. Bir ara elektrik direğine dayanıp uyuduğunu gördüm, yüzü ıpıslaktı, parlıyordu, çok soğuktu hava, burnundan soluyordu. Babannemin de tuvalete kalktığını duydum, Ahmet dedi dedeme, amma kıpraşık adamsın, bir uyutmadın yani. Hemen koşarak odama gittim. Cümlemi hazırladım: korktum, yatağın altında canavar vardı babanne. Babannem tepki vermedi bile, onun tek derdi tek meşgalesi: benim dede.

Dedem tuhaf birisidir. Yüzü asık. Televizyon izler bütün gün, sigara içmez, çenesinde kocaman bir beni var, eve giren kara sinekleri kovalar bir de. Elinde bir sinek öldürücü öyle gezer. Bir kez bile bir kara sinek öldürmeyi başardığını görmedim. Aksine, sayesinde dalga geçer gibi daha da çok ses çıkararak uçuyor kara sinekler. Öf diyesim geliyor, öf be dede, camları aç bari de gitsinler diyesim geliyor. Aklıma gelmiyor, ona acıyı oyalayacak bir iş gerektiği.

Dedem tuhaf birisi, babama çok kızardı ama çok üzüldü ölünce. Ölmeden önce çok kavga ederlerdi. Babam derdini anlatmaya çalışırdı ona. Duydum kaç kez, gizli gizli elbette, antenlerim açık dinledim. Baba iyi etmediniz derdi Süheyla’yı almama izin vermemekle, çok üzüldü o, bak varmadı kimseye. Beni seviyor hala, ben de onu, şimdi dönsem arkamı gitsem, çoluk çocuk arkamda. İyi etmediniz derdi, vicdansızlık ettim sizin hatrınız kırılmasın diye, sitem ederdi.Temiz değildi derdi dedem, bilmiyorsun sanki. Kaç gece uyandı koynunda? Babamın sesi titrerdi, böyle bebek gibi, benden de küçük çocuk yani çenesi titrerdi, cevap vermezdi dedeme. Usulca odadan çıkar giderdi. Beni görünce kucağına alırdı sonra, sarardı beni. Oysa antenlerim var benim. Anlarım babam korkunca. Öldü artık, soramam da ama anlamadım babam neden korkardı dedemden bunca?

Böyle zamanlarda mutfakta erişte keserdi babannem, annem de ona yardım ederdi.

Ben etrafta gezerdim. Oldum olası, bugün itibariyle dokuz yıldır gezenti biriyim. Böylece her şeye sahidim: O adam o kadını çok sevdi.

O geceden sonra hani adamın elektrik direğine sarılıp uyuduğu, benim gördüğüm ve kadının hıçkırıkları arasında farkında bile olmadığı o geceden sonra pek çok gece oldu. Bazen adam çıktı yukarı, bazen vurdu kapıyı çıktı, bazen bir taksinin içinde buldu sabahı. Kadının çoğundan haberi olmadı. Onun evi arka bahçeye bakıyordu, arkadaki erik ağacına. Baharda tırmanıyoruz ona, hem erik yiyoruz, hem de camlara taş atıyoruz muzurluğuna.

O geceden sonra çok geceler oldu.

Derken bir sabah, bir uğursuz Salı sabahı hatta, okula giderken farkettim adamın yanımda yürüdüğünü. Herhangi bir sabahtı aslında o, görmüştüm adam çıkarken kadını öptüğünü, küçükken benim başkası ile paylaşmamak için türlü edepsizlik ettiğim o kocaman ayıya sarıldığım gibi sarılmışlardı birbirlerine, bir kaç saat önce. Kadın sağa yürümüştü, herhalde işe, adam da sola.  Adam etraftaydı demek hala. Kaldırımda yanımdaydı, şaşırttı beni: “Ufuk” dedi “Biliyorsun di mi, çok seviyorum onu.” “Ama ağlatıyorsun da...” dedim. Bilmiyorum, neden cevap verdim. Utandı. Kızardı gözleri. “ Vicdansızlık ediyorsun.” diye üsteledim. Yine neden bilmiyorum. Bazen çocukça davranabiliyorum, sanki bebekmişim gibi.  Halbuki annem babam öldü benim, yaşım dokuz, artık koskoca adamım. Gözlerini kaçırdı benden. “Bazen” dedi “Bazen olmuyor işte, ben bu akşam... ” yanağıma dokundu. O zaman anladım, hastaneye gittiğini. Adama bu dünyada az vakit verildiğini. Vakit bunca azken ailesini üzemeyeceğini. Antenlerim var benim. Düşündüm: Keşke kadının da olsaydı.

Bilseydi sevildiğini.

Bilmedi.

Herkes yargıladı onu. Tüm mahalleli. O bekledi. Suskun. Sessiz. Yanık ciğeri açıkta.

Canı sıkılan ona sardırdı, ahlaktan bahsetmek isteyen ona, küstahlar, it kılıklılar, emlakçılar, emekli memur amcalar, herkes ona sardırdı.

O zaman evlenmek istedim onunla, adam gibi, babam gibi vicdansızların üzdüğü birinin yanında olayım istedim. Dedemin günahlarını örtmek istedim. Olanlar hiç olmamış olsun istedim. Kimse yanmasın bunca.

Hatırladım sonra: yaşım dokuz daha, antenlerim var benim, birini hissedebilirim ama alamam yanıma, en fazla taşınmasına yardım edebilirdim.

Öyle yaptım.

Yanağımı sevdi kadın adamın ona getirdiği oyuncakları bana hediye ederken, bir kuş, bir kalpli yastık kocaman, bir de dev ayı.

Ayıya sarılıp uyudum gece. Alışmaya çalıştım duvarın öte yanının sessiz kalışına.



Eda Günay -2012